Fatma Önder

Yazar değilim, ama yazamaz da değilim...

Beden asla yalan söylemez/Alıce Mıller

 Beden Asla Yalan Söylemez ¨Üzerini örttüğümüz her şeyin altında kalırız¨ yazıyordu kitabın kapağında. Kitabın adı başlıkta; ‘Beden Asla Yalan Söylemez’. Yazarı Alice Miller.  Üzerini örttüğümüz her şeyin altında kalırız.. e biz birer üzerini örtme uzmanıyız değil mi? Duygular ayıptı değil mi?  ¨Elalem ne der evladım¨ sözünü hayatınızda kaç kere duydunuz sayabilir misiniz? Ben sayamam. Binlerce kere.  Hep birilerine göre, bi’şeylere göre, birilerinden doğru, bizim koymadığımız kurallardan doğru büyütüldük, eğitildik ve yaşamadık mı? ANNE BABA SEVİLECEK Mİ? Üzerini örttüğümüz her şeyin altında kalırız... Eh canımız çıktı altta kala kala. Olmamış gibi yapa yapa. İyiymişiz, dimdikmişiz, taşmışız, duvarmışız gibi davrana davrana.  Kitapta esas ele alınan ebeveynlerimizi sevme ve sayma mecburiyetimizin bizi nasıl hasta ettiği, yok ettiği. Annemizi ve babamızı çok sevmemiz gerekir değil mi? Her çocuğun mecburiyetidir bu; anne-baba sevilecek sayılacak.  Peki sizin yanında durmaya dayanamadığınız, asla aynı havayı solumak istemeyeceğiniz kişiler de anne-baba, hiç bunu düşündünüz mü?  Peki siz sizi sevmeyen, korumayan, düşünmeyen, size hakaret eden, özgürlüğünüzü kısıtlayan, döven, canınızı acıtan, kapılar ardına kapatan birini sevebilir misiniz? Ona saygı duyabilir misiniz?  Tabii ki hayır. O zaman ‘anne-baba sevilecektir’ mecburiyeti ne kadar yalandan bir ahlak zorlamasıdır farkında değil misiniz?  Her anne, her baba gerçekten anne ve baba mı? Hayır.  Ortada binlerce acı çeken, hasta, dövülen, itilen, okutulmayan, saygı ve sevgi görmeyen, tacize uğrayan, terk edilen her gün ağlayan çocuk varken siz hala ¨her anne-baba sevilecektir nokta¨ diyebilir misiniz?  Mesela siz ¨Babam bana çok çektirdi, onu sevmiyorum¨ diyen ünlü bir kadına-adama hala kınayan, ikiyüzlü gözlerle bakabilecek misiniz?  DUYGULAR GERÇEĞİMİZ Şöyle bir bölüm var kitapta;¨ Ağır hastalıklar, erken yaşta ölüm ve intihar; aslında gerçek hayatlarımızı boğsalar da ahlak dediğimiz kurallara boyun eğmemizin mantıklı sonuçlarıdır. Hayatın kendisi yerine, bu kuralları yüceltmeye devam ettiğimiz sürece, dünyanın her yerinde durum böyle olmayı sürdürecektir. Beden böylesi bir muameleye isyan eder, ancak onun konuştuğu dil, hastalık dilidir... Zoraki sevginin çok büyük bir zarar verebileceği gerçeğinin genel olarak farkına varılması şarttır. Çocukluğunda sevilen insanlar, bunun karşılığında anne babalarını seveceklerdir, onlara anne babalarını sevmelerini söyleyen bir emre gerek yoktur. Bir emre itaat, asla bir sevgi doğuramaz¨.  Eğer siz de hayatınızda değişiklikler yapma isteğindeyseniz, bilemediğiniz hüzünleriniz, bitmeyen ağrılarınız sizi siz olmaktan alıkoyuyorsa. Çekip gitmek istiyor, gitseniz de çözüme ulaşamıyor başladığınız noktaya geri dönüyorsanız bir de bu kitabı okuyun derim.  Duygularımızı inkar etmek ve bastırmak belki birilerinin takdirini, onayını almamızı sağlıyor olabilir ama bizi uzun vaadede özgür ve mutlu kılacak tek yol gerçeğin yolu. Gerçeğimiz de hissettiklerimizdir değil mi?


Beden Asla Yalan Söylemez
¨Üzerini örttüğümüz her şeyin altında kalırız¨ yazıyordu kitabın kapağında. Kitabın adı başlıkta; ‘Beden Asla Yalan Söylemez’. Yazarı Alice Miller.
Üzerini örttüğümüz her şeyin altında kalırız.. e biz birer üzerini örtme uzmanıyız değil mi? Duygular ayıptı değil mi?
¨Elalem ne der evladım¨ sözünü hayatınızda kaç kere duydunuz sayabilir misiniz? Ben sayamam. Binlerce kere.
Hep birilerine göre, bi’şeylere göre, birilerinden doğru, bizim koymadığımız kurallardan doğru büyütüldük, eğitildik ve yaşamadık mı?
ANNE BABA SEVİLECEK Mİ?
Üzerini örttüğümüz her şeyin altında kalırız… Eh canımız çıktı altta kala kala. Olmamış gibi yapa yapa. İyiymişiz, dimdikmişiz, taşmışız, duvarmışız gibi davrana davrana.
Kitapta esas ele alınan ebeveynlerimizi sevme ve sayma mecburiyetimizin bizi nasıl hasta ettiği, yok ettiği. Annemizi ve babamızı çok sevmemiz gerekir değil mi? Her çocuğun mecburiyetidir bu; anne-baba sevilecek sayılacak.
Peki sizin yanında durmaya dayanamadığınız, asla aynı havayı solumak istemeyeceğiniz kişiler de anne-baba, hiç bunu düşündünüz mü?
Peki siz sizi sevmeyen, korumayan, düşünmeyen, size hakaret eden, özgürlüğünüzü kısıtlayan, döven, canınızı acıtan, kapılar ardına kapatan birini sevebilir misiniz? Ona saygı duyabilir misiniz?
Tabii ki hayır. O zaman ‘anne-baba sevilecektir’ mecburiyeti ne kadar yalandan bir ahlak zorlamasıdır farkında değil misiniz?
Her anne, her baba gerçekten anne ve baba mı? Hayır.
Ortada binlerce acı çeken, hasta, dövülen, itilen, okutulmayan, saygı ve sevgi görmeyen, tacize uğrayan, terk edilen her gün ağlayan çocuk varken siz hala ¨her anne-baba sevilecektir nokta¨ diyebilir misiniz?
Mesela siz ¨Babam bana çok çektirdi, onu sevmiyorum¨ diyen ünlü bir kadına-adama hala kınayan, ikiyüzlü gözlerle bakabilecek misiniz?
DUYGULAR GERÇEĞİMİZ
Şöyle bir bölüm var kitapta;¨ Ağır hastalıklar, erken yaşta ölüm ve intihar; aslında gerçek hayatlarımızı boğsalar da ahlak dediğimiz kurallara boyun eğmemizin mantıklı sonuçlarıdır. Hayatın kendisi yerine, bu kuralları yüceltmeye devam ettiğimiz sürece, dünyanın her yerinde durum böyle olmayı sürdürecektir. Beden böylesi bir muameleye isyan eder, ancak onun konuştuğu dil, hastalık dilidir… Zoraki sevginin çok büyük bir zarar verebileceği gerçeğinin genel olarak farkına varılması şarttır. Çocukluğunda sevilen insanlar, bunun karşılığında anne babalarını seveceklerdir, onlara anne babalarını sevmelerini söyleyen bir emre gerek yoktur. Bir emre itaat, asla bir sevgi doğuramaz¨.
Eğer siz de hayatınızda değişiklikler yapma isteğindeyseniz, bilemediğiniz hüzünleriniz, bitmeyen ağrılarınız sizi siz olmaktan alıkoyuyorsa. Çekip gitmek istiyor, gitseniz de çözüme ulaşamıyor başladığınız noktaya geri dönüyorsanız bir de bu kitabı okuyun derim.
Duygularımızı inkar etmek ve bastırmak belki birilerinin takdirini, onayını almamızı sağlıyor olabilir ama bizi uzun vaadede özgür ve mutlu kılacak tek yol gerçeğin yolu. Gerçeğimiz de hissettiklerimizdir değil mi?

MİRAÇ KANDİLİMİZ MÜBAREK OLSUN

EY RAB! Ellerimiz-ağızlarımız, gözlerimiz-kulaklarımız, dillerimiz-dudaklarımız yaratılış gayelerinden fersah fersah uzak ve âdeta nankörlüğe kilitli; Eller yasak meyvelerde, Ağızlar harama açık duruyor; Gözler başkalarının kusur müfettişi.. Yalan revaçta, hıyanet sıradan bir şey, Hak ve adaletin ismi var sadece; Vefa Kafdağı'nın arkasında, Ahde hürmet unutulup da bir köşede kalmış; Buna karşılık haksızlık firavunları utandıracak dorukta. Makam sevgisi, şöhret hissi, rahat etme düşüncesi, boyunlarımızda âdeta çelikten bir kement; Her biri birer çukur olan bu duygulardan bir türlü kurtulamıyor ve özümüzle bütünleşip kendimiz olamıyoruz. N'olur bu durumdan bizleri kurtar ya Rabbi! EY TALİHSİZLERİN SIĞINAĞI, EY ÂCİZLERİN GÜÇ KAYNAĞI, EY DERTLİLERİN TABİBİ VE EY YOLDA KALMIŞLARIN YOL GÖSTERENİ! Şu anda duygularımız derbeder, Davranışlarımız ahenksiz, Çoğumuz itibarıyla ümitlerimiz sarsık, Dünyanın durumu boz-bulanık, İşte böyle bir dağınıklık içinde sana geldik. Böyle gelenlerin ilki değiliz, sonuncusu da olmayacağız. Rahmetin, bu garip pişmanların ümit kapısı, Şimdiye kadar gelip senin kapında ihtiyaç izhar edenlerden boş dönen hiç olmamış; Hiçbir pişman da o kapıdan kovulmamıştır. O kapı senin kapın, onun başkalarından farkı da her gelene affındır. Bizi hilm ü silminle güçlendir ve affınla bizlere muamelede bulun ya Rabbi! Çaresizliğimiz her halimizden belli; Bizleri yara-bere almadan Ötelerdeki güzelliklere ancak sen ulaştırabilir ve bu güne kadar elli defa çatlamış ve kırılmış ruh dünyamızı da ancak sen tamir edebilirsin. İçimizi sana döküyor, Kusurlarımızı sana açıyor ve bizlere yeniden iyi insan olma yollarını göstermeni diliyoruz ya Rabbi! Hasıl olan sevaplardan başta Peygamberimiz Efendimiz Hazret-i Muhammed (SAS) olmak bütün enbiya ve murseline ANNEMİN RUHUNA,Dine diyanete hizmet etmiş insanlara Bütün eş dost akraba arkadaş ve arkadaşlarımıza Tüm yakınlarımıza ve büyüklerimize Gazi ve şehitlerimize Bu ülke için hizmet vermiş devlet adamlarımıza Armağan ediyoruz sen onların ruhlarını da hissedar eyle ya Rabbi! AMIN!AMİN!

EY RAB!
Ellerimiz-ağızlarımız, gözlerimiz-kulaklarımız, dillerimiz-dudaklarımız yaratılış gayelerinden fersah fersah uzak ve âdeta nankörlüğe kilitli;
Eller yasak meyvelerde,
Ağızlar harama açık duruyor;
Gözler başkalarının kusur müfettişi..
Yalan revaçta, hıyanet sıradan bir şey,
Hak ve adaletin ismi var sadece;
Vefa Kafdağı’nın arkasında,
Ahde hürmet unutulup da bir köşede kalmış;
Buna karşılık haksızlık firavunları utandıracak dorukta.
Makam sevgisi, şöhret hissi, rahat etme düşüncesi, boyunlarımızda âdeta çelikten bir kement;
Her biri birer çukur olan bu duygulardan bir türlü kurtulamıyor ve özümüzle bütünleşip kendimiz olamıyoruz.
N’olur bu durumdan bizleri kurtar ya Rabbi!
EY TALİHSİZLERİN SIĞINAĞI,
EY ÂCİZLERİN GÜÇ KAYNAĞI, EY DERTLİLERİN TABİBİ VE EY YOLDA KALMIŞLARIN YOL GÖSTERENİ!
Şu anda duygularımız derbeder,
Davranışlarımız ahenksiz,
Çoğumuz itibarıyla ümitlerimiz sarsık,
Dünyanın durumu boz-bulanık,
İşte böyle bir dağınıklık içinde sana geldik.
Böyle gelenlerin ilki değiliz, sonuncusu da olmayacağız. Rahmetin, bu garip pişmanların ümit kapısı,
Şimdiye kadar gelip senin kapında ihtiyaç izhar edenlerden boş dönen hiç olmamış;
Hiçbir pişman da o kapıdan kovulmamıştır. O kapı senin kapın, onun başkalarından farkı da her gelene affındır.
Bizi hilm ü silminle güçlendir ve affınla bizlere muamelede bulun ya Rabbi!
Çaresizliğimiz her halimizden belli;
Bizleri yara-bere almadan
Ötelerdeki güzelliklere ancak sen ulaştırabilir ve bu güne kadar elli defa çatlamış ve kırılmış ruh dünyamızı da ancak sen tamir edebilirsin.
İçimizi sana döküyor,
Kusurlarımızı sana açıyor ve bizlere yeniden iyi insan olma yollarını göstermeni diliyoruz ya Rabbi!
Hasıl olan sevaplardan başta Peygamberimiz Efendimiz Hazret-i Muhammed (SAS) olmak bütün enbiya ve murseline
ANNEMİN RUHUNA,Dine diyanete hizmet etmiş insanlara
Bütün eş dost akraba arkadaş ve arkadaşlarımıza
Tüm yakınlarımıza ve büyüklerimize
Gazi ve şehitlerimize
Bu ülke için hizmet vermiş devlet adamlarımıza
Armağan ediyoruz sen onların ruhlarını da hissedar eyle ya Rabbi!
AMIN!AMİN!

Soma

GÖZ YAŞIN,KİRLİ ÇİZMEN,ALIN TERİN “ŞEREFİMİZDİR”  301 madencinin ki ben daha fazla olduğunu tahmın edıyorum  acısı hala taze lakin adalet yerini bulamadı.Adalet yerini bulana kadar Somayı unutma! “Aslında bağıracaktım,haykıracaktım Başbakan’a  ama korktum.Eşimin cesedini vermez diye korktum” Somalı eşini kaybeden kadın “çizmeyi çıkarayımda sedye kirlenmesin” Somalı emekçi “beni bırakın ahmet’i kurtarın, onu eşi hamile idi” emekçi Somalı Daha binlerce yürekleri yakan  acı hikaye… Herşeyin bi sonu var, kimse halk desteğine güvenmesin öyle olsa %92 oy almış ve devlet başkanı olmuş biri cenazede böyle sahipsiz kalmazdı.

GÖZ YAŞIN,KİRLİ ÇİZMEN,ALIN TERİN “ŞEREFİMİZDİR”
301 madencinin ki ben daha fazla olduğunu tahmın edıyorum acısı hala taze lakin adalet yerini bulamadı.Adalet yerini bulana kadar Somayı unutma!
“Aslında bağıracaktım,haykıracaktım Başbakan’a ama korktum.Eşimin cesedini vermez diye korktum” Somalı eşini kaybeden kadın
“çizmeyi çıkarayımda sedye kirlenmesin” Somalı emekçi
“beni bırakın ahmet’i kurtarın, onu eşi hamile idi” emekçi Somalı
Daha binlerce yürekleri yakan acı hikaye…
Herşeyin bi sonu var, kimse halk desteğine güvenmesin öyle olsa %92 oy almış ve devlet başkanı olmuş biri cenazede böyle sahipsiz kalmazdı.Soma

AYŞE ARMAN /OYA ANNE’nin ÇOCUKLARINA YARDIM EDELİM

Ayşe ARMAN  [email protected]

Hadi, Oya Anne’nin çocuklarına yardım edelim

Nasıl bir öykü sizinki?

– İstanbul doğumluyum. Arnavutköy Kız Koleji’nde okudum. Sonra da Kasımpaşa Çocuk Yuvası’nda çalışmaya başladım. 47 yıl oldu.

Durun durun, bu kadar özet geçmeyelim lütfen. Nasıl bir aile? Nasıl bir çocukluk?

– Bunları anlatmak hoşuma gitmiyor.
//preview.hurriyet.com.tr/preview/image.aspx?picid=4122029
Neden?

– Hiçbir zaman “Ben şöyleydim, böyleydim” diyen biri olmadım. Beni mazur görün.

Göremem, benim de okurlara karşı sorumluluğum var, sizi tanımaları lazım…

– Babam tüccardı. Deri tüccarı. Aydın bir adam. Üç kardeşiz. Ben en büyükleriyim. Doğma büyüme Beşiktaşlıyız, Valideçeşme. Özgür, rahat, mutlu bir çocukluk geçirdim.

Orta halli bir aile mi?

– Yok daha ziyade varlıklı bir aile. Ama varlığımızı kimsenin gözüne sokmazdık. Bunlardan söz etmek ayıptı. Öyle terbiye aldık. Tevazu, en büyük erdemdi.

Hayata bakışınız Robert Kolej’e girince mi değişti?

– Hayır, bizim ailede zaten herkes o okuldan mezun…

Hep fedakar, verici bir insan mıydınız?

– Bir kuşak hepimiz öyle yetiştik. Yaptığı iyilikleri anlatmaktan hoşlanmayan, herkesin yardımına koşmak için can atan bir nesil. Belki ben diğerlerinden biraz daha merhametliydim, hep anlatırlar, daha çocukken sokaktan geçen özürlüleri eve almak istermişim. “Anne bak bu topal. Gelsin eve yemek verelim. Anne, ayağı niye böyle kalmış? Anne lütfen onu ameliyat ettirelim…”

Kendiniz için nasıl bir meslek hayal ediyordunuz çocukken?

– Hayattaki idealim hep şuydu: İhtiyacı olanlara yardım etmek. Ama o zamanlar bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum daha.

Böyle varlıklı bir ailede doğmuş olmasaydınız peki, böyle bir hayaliniz olabilir miydi?

– Bilmiyorum. Ailemin varlıklı olmasının mutlaka rolü vardır. Yokluk nedir, fukaralık nedir bilmezdim. Dünyadan haberim yoktu. Toplu iğnenin parayla satıldığını bile Kasımpaşa’da öğrendim. Pamuklar içinde büyüyen, açlığı, sefaleti, kötülüğü, yalnızlığı bilmeyen bir çocuk. İlkokulu Nilüfer Hatun’da okudum gerçek hayatı biraz görelim diye ama sonra Robert Kolej. Sınıf arkadaşım Suna Koç. Sevgi Gönül bizden bir sınıf küçük. Geniş bir arkadaş çevresi. Hepimiz sosyaliz. Konserleri, tiyatroları hiç kaçırmıyoruz. Köşklerin bahçelerinde buluşuyoruz.

Kolej’i bitirdikten sonra…

– Lay lay lom geziyorum. Kimse çalış diye boynuma çökmüyor. Bir de ihtilal dönemi, iş bulmak da kolay değil. Herkes eşini dostunu işe alıyor. Derken, il sağlık müdürü eniştemin arkadaşıydı, Çocuk Esirgemelerin İdari heyetine aza alınacakmış. Bu macera öyle başladı.

Macera olsun diye mi girdiniz?

– Hayır ama birileri o gün burada 47 yıl çalışacağımı söyleseydi asla inanmazdım.

İşi kabul etmeniz çevrenizdeki insanları şaşırtmadı mı?

– Şaşırtmaz mı? Geçer zannettiler, bıkarım, bırakırım…

Zengin kızın geçici bir hevesi gibi mi…

– Evet öyle algılandı. Babam, “Evladım bazı konularda sağır, dilsiz ve kör olman gerekecek. Şahsiyetine uygun değil bu. Zor görev. Mesuliyetleri de ağır, istersen hiç başlama” dedi. Ben kafamın dikine gittim. Önce idare heyetindeydim, sonra Kasımpaşa Çocuk Yuvası’na gönderdiler. Bir çocuk yurdunun A’dan Z’ye bütün mesuliyetini verdiler. Finansman bulma görevini de üzerime yüklediler. Ve ben 22 yaşındayım.

Çalıkuşu Feride gibi ayrık otu şeklinde durmuyor muydunuz Kasımpaşa’da?

– Çocuklar bana çok şey öğretti. Giderek sadeleştim. İlk yıllarda eve döndüğümde yemek bile yiyemiyordum. İçime sinmiyordu, çünkü yuvadaki çocuklar benim yediğim yemeği yiyemiyordu. Evdeki rahatlık ve sıcaklık da bana batmaya başladı. Çünkü o küçücük yavrular, soba karşısında üşümemeye çalışıyorlardı. Kolları sıvadım, etraftaki kahvelerden sobalar topladım, onları ısıttım. Evdeki yemeklerden bolca pişirtip çocuklara götürdüm. Ve giderek evimdeki hayattan kopup, Kasımpaşa yuvasındaki çocukların hayatıyla bütünleştim.

Evdekiler ne dedi, evi terk edip tamamen yurda taşınmanıza?

– Hoşlarına gitmedi ama bir işin ya başındasınızdır ya değilsinizdir. Bir akşam yurttan çıkıp tiyatroya gitmişim, o gece bir olay olmuş. “Ne oldu?” diyorum. “Ölüm yok merak etmeyin” diyorlar. “İyi ama ne?” diyorum. Ortaya çıktı ki, zehirlenme. Çocuklar patatesten zehirlenmiş. O günden beri yuvanın hep başında olmaya karar verdim. Bir daha da gece tiyatroya filan gitmedim.

Peki benim çocuğum olsun hissi?

– Benim 40 çocuğum var zaten…

Bir adama aşık olmak, onun eşi olmak…

– 40 çocuk, 12 personel var. Bunların parasını bulacağım, yiyeceklerini, giyeceklerini temin edeceğim. Sıkı bir mesuliyet. Olmadı, olamadı.

Bir şeye bu kadar kendini adamak nasıl bir şey? Normal mi?

– İnsan içinde yaşarken fark etmiyor ki! Ama haklısınız normal bir şey değil. Ama o çocukları çok sevdim. Onlar da beni doyurdu. O kadar saf ve hakikiydiler ki. Belki de ben, kendi çevremden hep almıştım, burada bir şeyleri veriyordum. Ama bunun ölçüsünü bilemedim. Çok verdim. En sonunda hayatımı da verdim. Pişman mısınız derseniz, asla.

ÖZLEM’İ AKIL HASTANESİNE VERMEDİK

Bir ara yuvamıza otistik bir kız çocuğu geldi: Özlem. Çok şeker bir kız. Annesi biriyle evlenince bunu bırakıp Almanya’ya gitmiş. Yaşlı bir anneannesi ve dedesi var, ama onlar da yardıma muhtaç. İleri derecede otistik, alnını kaşıyor, kanatıncaya kadar… Dudağını kemiriyor, kanatıncaya kadar… Bir şekilde bu çocuğu sevgiyle biraz toparladık, bize, yuvaya alıştı. O ara bir tamim geldi. Zeka özürlü çocuklar, artık yuvarlarda tutulmayacak, Bakırköy Akıl Hastanesi’ne gönderilecek. Şimdi bu ne demek? Bu kızımızı da yollamamız demek. Ben kıyamadım. Orada en başa döneceğinden, kötüleyeceğinden adım gibi emindim, oysa ne güzel ilerleme kaydetmişti. Ne yaparım ne ederim derken, kararımı verdim ve Özlem’i kütükten sildim. “Ailesine teslim edilmiştir” diye yazdım. Etraftaki konuya komşuya da dedim ki, “Böyle böyle bir şey yaptım, yabancı birinin yuvaya geldiğini görürseniz, lütfen gelin, bizim çocuk sizin bahçeye kaçmış özür dileriz, Özleeeeeem hadi gel eve gidiyoruz” deyin. Böyle epey idare ettik. Bir gün yeni genel müdür geldi yuvaya, uzun uzun sohbet ettik. Çok etkilendi bizim yuvadan, “Yaptıklarınızı yazın, elime verin” dedi. Ben de “Efendim yaptıklarım vazifemdi, yaptım, unuttum, gitti” dedim, “Fakat arzu ederseniz, yapamadıklarımı yazıp vereyim.” Sonra da, “İçimin rahat etmediği bir husus var, bir usulsüzlük yaptım” dedim ve anlattım. Dinledi, dinledi, suratıma baktı “Anlıyorum” dedi ve gitti. Ben “Aman Allah’ım galiba yanlış yaptım, kızı elimizden alacaklar” diye dertlenirken, yeni bir tamim geldi: “Zeka özrü olan çocukların alıştıkları yuvadan kopartılmaması gerekir.”

Robert Kolej’den Kasımpaşa’ya modern bir Çalıkuşu hikayesi

Müthiş bir hikaye bu. Dinlerken ağladığım bir hikaye. Ama aynı zamanda hayretlere düştüğüm, şaşkınlıktan küçük dilimi yuttuğum, nasıl olabileceğini kolay kolay kavrayamadığım bir hikaye.

Ne kadar süfli şeylerle didişip durduğumuzu ve yanıbaşımızda birtakım insanların nasıl ulvi işler başardığını gözümüze sokan bir hikaye bu.

Onun hikayesini dinleyince soruyorsunuz kendinize:

Bir insan ne kadar verici olabilir?

Nereye kadar fedakarlık yapabilir?

Ve hatta bir insan başkaları için, kendinden, ailesinden, köklerinden, çevresinden, sosyal statüsünden nasıl vazgeçebilir?

*

Oya Anne vazgeçmiş.

Adı Oya Kayacık.

Büyük küçük herkesin artık Oya Anne diye çağırdığı Oya Kayacık.

Koçmanlardan. Anneannesi Malkoçlardan. Bir kuzeni Ali Koçman. Cemre Birand’ın da akrabası. Robert Kolejli. Ailesindeki bütün herkes gibi.

Bir zamanlar zengin, varlıklı bir eli yağda, bir eli balda bir ailenin rahat yaşayan kızıyken, içinde evvel eski var olan merhamet dalgasının peşinde Kasımpaşa Çocuk Yuvası’nda çalışmaya başlıyor.

İlk görüntü, bir zengin kızının, fakir çocuklara yardım hevesi gibi.

Ama o kadın, o yuvada tam 47 yıl kalıyor.

47 yıllık emek ve ısrar.

Çaba, çalışma.

47 yıl çocuklara adanmış bir hayat.

Hiç evlenmiyor. Kendi çocuğu olmuyor.

Ama yüzlerce çocuk yetiştiriyor.

Hepsi ama hepsi elinden geçiyor.

Hiç kimseye nasıl bir çevreden, aileden geldiğini söylemiyor, geçmişine bir sünger çekiyor, Kasımpaşa Çocuk Yuvası’nda yeni bir hayata başlıyor, bir süre sonra da o çocuk yuvası bizzat onun hayatı haline geliyor. Oraya taşınıyor, orada yaşamaya başlıyor.

Eski yaşantısıyla bir alakası kalmıyor.

Varsa yoksa çocukları…

*

Onu Kasımpaşa’da tanımayan yok.

Önce Oya Abla, sonra Oya Anne.

Ve onun o müthiş vazgeçme hikayesi…

Kasımpaşa Çocuk Yuvası’nın yeniden yapılabilmesi için 600 bin liraya ihtiyaç var

ABBAS KAÇMADAN DURAMAZ

Abbas. 7 yaşında şahane bir oğlan çocuğuydu. İnanılmaz yaramaz. Haydut ki haydut. Ama çok da sevimli. Ailesi ortadan yok olmuş. Yuvada dört arkadaş bunlar, elebaşları Abbas. Dördünü birden tutabilmenin imkanı yok, kafanıza yıkıyorlar yuvayı. “Teker teker eğitelim” dedik, önce Abbas’ı aldık. Devamlı kaçıyor. Öyle ki elbiseleriyle yatıyor, küçücük çantasını da yastık yapıyor. Hazır kuvvet, ki ilk fırsatta kaçabilsin. Ben de endişeleniyorum çünkü ya viranelerde buluyorum ya da terk edilmiş arabaların içinde. Meğer ailesiyle bu şartlarda yaşamış. O mizanseni yaratıyor, sonra da onlar gelsinler diye bekliyor. Bir gün Abbas yine yok, üç beş sokak arkada bir evde buldum onu. Türk bayrağı almış asmış, su şişelerinden duş yapmış, yuvadan bir sürü şey getirmiş, orayı kendine ev yapmış. “Ooooo çok güzel olmuş ama hadi gel yuvaya dönelim” dedim. Kara kara düşünüyorum, bu çocuğu burada nasıl tutarım diye. Soğuk suyla yıkayayım hasta olsun, hiç değilse üç beş gün yatağından çıkamasın diye düşündüm. Ih ıh, o da olmadı. Daha da dinçleşti. Kasımpaşa’daki bütün lokantalar Abbas’ı da tanıyor. Yurttaki arkadaşlarını ayartıyor “Size yemek ısmarlayayım” diyor, tanıdığı lokantalara götürüyor. Başa çıkamadım, karakoldan yardım istedim. Dedim ki “Onu hücreye atın, beni de yanına koyun, belki biraz korkar.” Yaptılar. “Bak Abbas” dedim, “Gördün mü? Ben de korkuyorum polisten. Ayağımızı denk almamız lazım. Hadi özür dileyelim polislerden, evimize gidelim.” İkna oldu zannettim ama nafile, o akşam yine kaçtı. Bir gün, “Gel seni asker arkadaşımla tanıştıracağım” dedi. Matrak da bir çocuk, Kasımpaşa’da bir benzincideki pompacıyla arkadaş olmuş. “Abbas’ın asker arkadaşı mısınız?” dediğimde, güldü bana, “Siz de Oya Annesiniz değil mi? Abbas sizden çok söz etti” dedi. Bir gece uyurken, bu, çantamdan para alıp kaçmış. “Ne yaptın oğlum parayı?” dedim. “Arkadaşıma verdim” dedi. “Kim o arkadaşın?” dedim. “Otobüs şoförü” dedi. “Neden otobüs şoförüne para verdin” dedim. “E bütün gün beni otobüsüyle gezdirdi” dedi. Sonra anneannesiyle annesi çıktı ortaya. O yüzden Abbas’ın Kuşadası’ndaki bir yuvaya nakli çıktı. Ama bu sefer de oradan İstanbul’a kaçmaya başladı. Neymiş? Bizi özlemiş. Büyüdü, efendi bir delikanlı oldu. Hálá arar sorar.

O ÇOCUKLARIN YARDIMLARIMIZA İHTİYACI VAR

Kasımpaşa Çocuk Yuvası’ndaki çocukların bize ihtiyacı var. 17 Ağustos depreminde binaları, ağır hasar aldığı için yıkıldı, yeniden yapılıyor (solda). Çocuklar, geçici olarak başka yuvalara dağıtıldı. Ama akıllarında, hep evleri saydıkları Kasımpaşa Çocuk Yuvası var. “Bir an önce bitse de, eve dönsek” diye düşünüyorlar. Binayı, Kasımpaşa Çocuk Yuvası Derneği yaptırıyor. Başında da bizzat Oya Anne duruyor. Çünkü derneğin başkanı o. Her gün inşaata gidiyor, şantiyede oturuyor, bina ne kadar ilerledi diye bakıyor. Projenin maliyeti 900 bin YTL. 300 binini bulmuşlar, 600 bin YTL’ye ihtiyaçları var. O yüzden yardımımıza ihtiyaçları var. Hepimiz az bile olsa bir miktar para yatırırsak bu inşaat biter ve çocuklar evlerine döner.

Kasımpaşa Çocuk Yuvası Koruma Derneği

Türkiye İş Bankası Kasımpaşa Şubesi 22448 YTL hesabı

BENİM ANNEM ARTIK BİR MELEK

Bugün, sana  olan tüm sevgimi ve  duygularımı sözlere döksem,annesini hiç tanıma fırsatı bulmamış çocuk okurda yüreğine sızı düşer diye korkar üzülürüm canım annem. O yüzden sadece ışıklar içinde uyu,,,,, sesini,kokunu,sözlerini,gözlerini özledim,iyi ki iyi ki benim annem olmuşsun diyebiliyorum. Annesini kaybeden,annesini hiç tanıma fırsatı bulamayan, annesiz yarım nefes alanların acı günü,, bu günün anlamı yerine acı çekmeye devam edenler,, Evladını kucağına alamadan yüreği yarım kalan annelerimiz,, hastalığa, şiddete, savaşa, teröre yenik düşerek yüreği yarım kalan annelerimiz,, Kasıtlı olarak evlatlarından töre adı altında ayrı yaşamak zorunda bırakılan annelerimiz,, KADINI pasifleştirmeye çalışanlar, görevinin sadece çocuk doğurmak olarak lanse edenler bilmelisiniz ki toplumun düşmanısınız. Hayata özgüvenli adımlarla basabilen her insanın arkasında ; evladına sevgiyi, özgürlüğü, disiplini ve hayal kumayı öğretebilmiş bir anne var,hepimizin arkasında hayatın her yönünden gelen rüzgarlara önce kendi direnip; bizi de zamanı geldiğinde  nazikçe serbest bırakan  bir kadın var.  ANNELİK, kendinden vazgeçmek, ALLAH’ın en büyük lütfu.. Fatma ÖNDER/2015

Bugün, sana olan tüm sevgimi ve duygularımı sözlere döksem,annesini hiç tanıma fırsatı bulmamış çocuk okurda yüreğine sızı düşer diye korkar üzülürüm canım annem. O yüzden sadece ışıklar içinde uyu,,,,, sesini,kokunu,sözlerini,gözlerini özledim,iyi ki iyi ki benim annem olmuşsun diyebiliyorum.
Annesini kaybeden,annesini hiç tanıma fırsatı bulamayan, annesiz yarım nefes alanların acı günü,, bu günün anlamı yerine acı çekmeye devam edenler,,
Evladını kucağına alamadan yüreği yarım kalan annelerimiz,,
hastalığa, şiddete, savaşa, teröre yenik düşerek yüreği yarım kalan annelerimiz,,
Kasıtlı olarak evlatlarından töre adı altında ayrı yaşamak zorunda bırakılan annelerimiz,,
KADINI pasifleştirmeye çalışanlar, görevinin sadece çocuk doğurmak olarak lanse edenler bilmelisiniz ki toplumun düşmanısınız.
Hayata özgüvenli adımlarla basabilen her insanın arkasında ; evladına sevgiyi, özgürlüğü, disiplini ve hayal kumayı öğretebilmiş bir anne var,hepimizin arkasında hayatın her yönünden gelen rüzgarlara önce kendi direnip; bizi de zamanı geldiğinde nazikçe serbest bırakan bir kadın var.
ANNELİK, kendinden vazgeçmek, ALLAH’ın en büyük lütfu..
Fatma ÖNDER/2015

AYŞE ARMAN /Oya annenin çocuklarına yardım edelim

Bugün, sana olan tüm sevgimi ve duygularımı sözlere döksem,annesini hiç tanıma fırsatı bulmamış çocuk okurda yüreğine sızı düşer diye korkar üzülürüm canım annem. O yüzden sadece ışıklar içinde uyu,,,,, sesini,kokunu,sözlerini,gözlerini özledim,iyi ki iyi ki benim annem olmuşsun diyebiliyorum.

Annesini kaybeden,annesini hiç tanıma fırsatı bulamayan, annesiz yarım nefes alanların acı günü,, bu günün anlamı yerine acı çekmeye devam edenler,,

Evladını kucağına alamadan yüreği yarım kalan annelerimiz,,

hastalığa, şiddete, savaşa, teröre yenik düşerek yüreği yarım kalan annelerimiz,,

Kasıtlı olarak evlatlarından töre adı altında ayrı yaşamak zorunda bırakılan annelerimiz,,

KADINI pasifleştirmeye çalışanlar, görevinin sadece çocuk doğurmak olarak lanse edenler bilmelisiniz ki toplumun düşmanısınız.

Hayata özgüvenli adımlarla basabilen her insanın arkasında ; evladına sevgiyi, özgürlüğü, disiplini ve hayal kumayı öğretebilmiş bir anne var,hepimizin arkasında hayatın her yönünden gelen rüzgarlara önce kendi direnip; bizi de zamanı geldiğinde nazikçe serbest bırakan bir kadın var.

ANNELİK, kendinden vazgeçmek, ALLAH’ın en büyük lütfu..

Fatma ÖNDER/2015

 

Ayşe ARMAN  [email protected]

Hadi, Oya Anne’nin çocuklarına yardım edelim

Nasıl bir öykü sizinki?
– İstanbul doğumluyum. Arnavutköy Kız Koleji’nde okudum. Sonra da Kasımpaşa Çocuk Yuvası’nda çalışmaya başladım. 47 yıl oldu.

Durun durun, bu kadar özet geçmeyelim lütfen. Nasıl bir aile? Nasıl bir çocukluk?
– Bunları anlatmak hoşuma gitmiyor.
//preview.hurriyet.com.tr/preview/image.aspx?picid=4122029Neden?
– Hiçbir zaman “Ben şöyleydim, böyleydim” diyen biri olmadım. Beni mazur görün.
Göremem, benim de okurlara karşı sorumluluğum var, sizi tanımaları lazım…
– Babam tüccardı. Deri tüccarı. Aydın bir adam. Üç kardeşiz. Ben en büyükleriyim. Doğma büyüme Beşiktaşlıyız, Valideçeşme. Özgür, rahat, mutlu bir çocukluk geçirdim.

Orta halli bir aile mi?
– Yok daha ziyade varlıklı bir aile. Ama varlığımızı kimsenin gözüne sokmazdık. Bunlardan söz etmek ayıptı. Öyle terbiye aldık. Tevazu, en büyük erdemdi.
Hayata bakışınız Robert Kolej’e girince mi değişti?
– Hayır, bizim ailede zaten herkes o okuldan mezun…
Hep fedakar, verici bir insan mıydınız?
– Bir kuşak hepimiz öyle yetiştik. Yaptığı iyilikleri anlatmaktan hoşlanmayan, herkesin yardımına koşmak için can atan bir nesil. Belki ben diğerlerinden biraz daha merhametliydim, hep anlatırlar, daha çocukken sokaktan geçen özürlüleri eve almak istermişim. “Anne bak bu topal. Gelsin eve yemek verelim. Anne, ayağı niye böyle kalmış? Anne lütfen onu ameliyat ettirelim…”
Kendiniz için nasıl bir meslek hayal ediyordunuz çocukken?
– Hayattaki idealim hep şuydu: İhtiyacı olanlara yardım etmek. Ama o zamanlar bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum daha.
Böyle varlıklı bir ailede doğmuş olmasaydınız peki, böyle bir hayaliniz olabilir miydi?
– Bilmiyorum. Ailemin varlıklı olmasının mutlaka rolü vardır. Yokluk nedir, fukaralık nedir bilmezdim. Dünyadan haberim yoktu. Toplu iğnenin parayla satıldığını bile Kasımpaşa’da öğrendim. Pamuklar içinde büyüyen, açlığı, sefaleti, kötülüğü, yalnızlığı bilmeyen bir çocuk. İlkokulu Nilüfer Hatun’da okudum gerçek hayatı biraz görelim diye ama sonra Robert Kolej. Sınıf arkadaşım Suna Koç. Sevgi Gönül bizden bir sınıf küçük. Geniş bir arkadaş çevresi. Hepimiz sosyaliz. Konserleri, tiyatroları hiç kaçırmıyoruz. Köşklerin bahçelerinde buluşuyoruz.
Kolej’i bitirdikten sonra…
– Lay lay lom geziyorum. Kimse çalış diye boynuma çökmüyor. Bir de ihtilal dönemi, iş bulmak da kolay değil. Herkes eşini dostunu işe alıyor. Derken, il sağlık müdürü eniştemin arkadaşıydı, Çocuk Esirgemelerin İdari heyetine aza alınacakmış. Bu macera öyle başladı.
Macera olsun diye mi girdiniz?
– Hayır ama birileri o gün burada 47 yıl çalışacağımı söyleseydi asla inanmazdım.
İşi kabul etmeniz çevrenizdeki insanları şaşırtmadı mı?
– Şaşırtmaz mı? Geçer zannettiler, bıkarım, bırakırım…
Zengin kızın geçici bir hevesi gibi mi…
– Evet öyle algılandı. Babam, “Evladım bazı konularda sağır, dilsiz ve kör olman gerekecek. Şahsiyetine uygun değil bu. Zor görev. Mesuliyetleri de ağır, istersen hiç başlama” dedi. Ben kafamın dikine gittim. Önce idare heyetindeydim, sonra Kasımpaşa Çocuk Yuvası’na gönderdiler. Bir çocuk yurdunun A’dan Z’ye bütün mesuliyetini verdiler. Finansman bulma görevini de üzerime yüklediler. Ve ben 22 yaşındayım.
Çalıkuşu Feride gibi ayrık otu şeklinde durmuyor muydunuz Kasımpaşa’da?
– Çocuklar bana çok şey öğretti. Giderek sadeleştim. İlk yıllarda eve döndüğümde yemek bile yiyemiyordum. İçime sinmiyordu, çünkü yuvadaki çocuklar benim yediğim yemeği yiyemiyordu. Evdeki rahatlık ve sıcaklık da bana batmaya başladı. Çünkü o küçücük yavrular, soba karşısında üşümemeye çalışıyorlardı. Kolları sıvadım, etraftaki kahvelerden sobalar topladım, onları ısıttım. Evdeki yemeklerden bolca pişirtip çocuklara götürdüm. Ve giderek evimdeki hayattan kopup, Kasımpaşa yuvasındaki çocukların hayatıyla bütünleştim.
Evdekiler ne dedi, evi terk edip tamamen yurda taşınmanıza?
– Hoşlarına gitmedi ama bir işin ya başındasınızdır ya değilsinizdir. Bir akşam yurttan çıkıp tiyatroya gitmişim, o gece bir olay olmuş. “Ne oldu?” diyorum. “Ölüm yok merak etmeyin” diyorlar. “İyi ama ne?” diyorum. Ortaya çıktı ki, zehirlenme. Çocuklar patatesten zehirlenmiş. O günden beri yuvanın hep başında olmaya karar verdim. Bir daha da gece tiyatroya filan gitmedim.
Peki benim çocuğum olsun hissi?
– Benim 40 çocuğum var zaten…
Bir adama aşık olmak, onun eşi olmak…
– 40 çocuk, 12 personel var. Bunların parasını bulacağım, yiyeceklerini, giyeceklerini temin edeceğim. Sıkı bir mesuliyet. Olmadı, olamadı.
Bir şeye bu kadar kendini adamak nasıl bir şey? Normal mi?
– İnsan içinde yaşarken fark etmiyor ki! Ama haklısınız normal bir şey değil. Ama o çocukları çok sevdim. Onlar da beni doyurdu. O kadar saf ve hakikiydiler ki. Belki de ben, kendi çevremden hep almıştım, burada bir şeyleri veriyordum. Ama bunun ölçüsünü bilemedim. Çok verdim. En sonunda hayatımı da verdim. Pişman mısınız derseniz, asla.

ÖZLEM’İ AKIL HASTANESİNE VERMEDİK
Bir ara yuvamıza otistik bir kız çocuğu geldi: Özlem. Çok şeker bir kız. Annesi biriyle evlenince bunu bırakıp Almanya’ya gitmiş. Yaşlı bir anneannesi ve dedesi var, ama onlar da yardıma muhtaç. İleri derecede otistik, alnını kaşıyor, kanatıncaya kadar… Dudağını kemiriyor, kanatıncaya kadar… Bir şekilde bu çocuğu sevgiyle biraz toparladık, bize, yuvaya alıştı. O ara bir tamim geldi. Zeka özürlü çocuklar, artık yuvarlarda tutulmayacak, Bakırköy Akıl Hastanesi’ne gönderilecek. Şimdi bu ne demek? Bu kızımızı da yollamamız demek. Ben kıyamadım. Orada en başa döneceğinden, kötüleyeceğinden adım gibi emindim, oysa ne güzel ilerleme kaydetmişti. Ne yaparım ne ederim derken, kararımı verdim ve Özlem’i kütükten sildim. “Ailesine teslim edilmiştir” diye yazdım. Etraftaki konuya komşuya da dedim ki, “Böyle böyle bir şey yaptım, yabancı birinin yuvaya geldiğini görürseniz, lütfen gelin, bizim çocuk sizin bahçeye kaçmış özür dileriz, Özleeeeeem hadi gel eve gidiyoruz” deyin. Böyle epey idare ettik. Bir gün yeni genel müdür geldi yuvaya, uzun uzun sohbet ettik. Çok etkilendi bizim yuvadan, “Yaptıklarınızı yazın, elime verin” dedi. Ben de “Efendim yaptıklarım vazifemdi, yaptım, unuttum, gitti” dedim, “Fakat arzu ederseniz, yapamadıklarımı yazıp vereyim.” Sonra da, “İçimin rahat etmediği bir husus var, bir usulsüzlük yaptım” dedim ve anlattım. Dinledi, dinledi, suratıma baktı “Anlıyorum” dedi ve gitti. Ben “Aman Allah’ım galiba yanlış yaptım, kızı elimizden alacaklar” diye dertlenirken, yeni bir tamim geldi: “Zeka özrü olan çocukların alıştıkları yuvadan kopartılmaması gerekir.”

Robert Kolej’den Kasımpaşa’ya modern bir Çalıkuşu hikayesi
Müthiş bir hikaye bu. Dinlerken ağladığım bir hikaye. Ama aynı zamanda hayretlere düştüğüm, şaşkınlıktan küçük dilimi yuttuğum, nasıl olabileceğini kolay kolay kavrayamadığım bir hikaye.
Ne kadar süfli şeylerle didişip durduğumuzu ve yanıbaşımızda birtakım insanların nasıl ulvi işler başardığını gözümüze sokan bir hikaye bu.
Onun hikayesini dinleyince soruyorsunuz kendinize:
Bir insan ne kadar verici olabilir?
Nereye kadar fedakarlık yapabilir?
Ve hatta bir insan başkaları için, kendinden, ailesinden, köklerinden, çevresinden, sosyal statüsünden nasıl vazgeçebilir?
*
Oya Anne vazgeçmiş.
Adı Oya Kayacık.
Büyük küçük herkesin artık Oya Anne diye çağırdığı Oya Kayacık.
Koçmanlardan. Anneannesi Malkoçlardan. Bir kuzeni Ali Koçman. Cemre Birand’ın da akrabası. Robert Kolejli. Ailesindeki bütün herkes gibi.
Bir zamanlar zengin, varlıklı bir eli yağda, bir eli balda bir ailenin rahat yaşayan kızıyken, içinde evvel eski var olan merhamet dalgasının peşinde Kasımpaşa Çocuk Yuvası’nda çalışmaya başlıyor.
İlk görüntü, bir zengin kızının, fakir çocuklara yardım hevesi gibi.
Ama o kadın, o yuvada tam 47 yıl kalıyor.
47 yıllık emek ve ısrar.
Çaba, çalışma.
47 yıl çocuklara adanmış bir hayat.
Hiç evlenmiyor. Kendi çocuğu olmuyor.
Ama yüzlerce çocuk yetiştiriyor.
Hepsi ama hepsi elinden geçiyor.
Hiç kimseye nasıl bir çevreden, aileden geldiğini söylemiyor, geçmişine bir sünger çekiyor, Kasımpaşa Çocuk Yuvası’nda yeni bir hayata başlıyor, bir süre sonra da o çocuk yuvası bizzat onun hayatı haline geliyor. Oraya taşınıyor, orada yaşamaya başlıyor.
Eski yaşantısıyla bir alakası kalmıyor.
Varsa yoksa çocukları…
*
Onu Kasımpaşa’da tanımayan yok.
Önce Oya Abla, sonra Oya Anne.
Ve onun o müthiş vazgeçme hikayesi…
Kasımpaşa Çocuk Yuvası’nın yeniden yapılabilmesi için 600 bin liraya ihtiyaç var

ABBAS KAÇMADAN DURAMAZ
Abbas. 7 yaşında şahane bir oğlan çocuğuydu. İnanılmaz yaramaz. Haydut ki haydut. Ama çok da sevimli. Ailesi ortadan yok olmuş. Yuvada dört arkadaş bunlar, elebaşları Abbas. Dördünü birden tutabilmenin imkanı yok, kafanıza yıkıyorlar yuvayı. “Teker teker eğitelim” dedik, önce Abbas’ı aldık. Devamlı kaçıyor. Öyle ki elbiseleriyle yatıyor, küçücük çantasını da yastık yapıyor. Hazır kuvvet, ki ilk fırsatta kaçabilsin. Ben de endişeleniyorum çünkü ya viranelerde buluyorum ya da terk edilmiş arabaların içinde. Meğer ailesiyle bu şartlarda yaşamış. O mizanseni yaratıyor, sonra da onlar gelsinler diye bekliyor. Bir gün Abbas yine yok, üç beş sokak arkada bir evde buldum onu. Türk bayrağı almış asmış, su şişelerinden duş yapmış, yuvadan bir sürü şey getirmiş, orayı kendine ev yapmış. “Ooooo çok güzel olmuş ama hadi gel yuvaya dönelim” dedim. Kara kara düşünüyorum, bu çocuğu burada nasıl tutarım diye. Soğuk suyla yıkayayım hasta olsun, hiç değilse üç beş gün yatağından çıkamasın diye düşündüm. Ih ıh, o da olmadı. Daha da dinçleşti. Kasımpaşa’daki bütün lokantalar Abbas’ı da tanıyor. Yurttaki arkadaşlarını ayartıyor “Size yemek ısmarlayayım” diyor, tanıdığı lokantalara götürüyor. Başa çıkamadım, karakoldan yardım istedim. Dedim ki “Onu hücreye atın, beni de yanına koyun, belki biraz korkar.” Yaptılar. “Bak Abbas” dedim, “Gördün mü? Ben de korkuyorum polisten. Ayağımızı denk almamız lazım. Hadi özür dileyelim polislerden, evimize gidelim.” İkna oldu zannettim ama nafile, o akşam yine kaçtı. Bir gün, “Gel seni asker arkadaşımla tanıştıracağım” dedi. Matrak da bir çocuk, Kasımpaşa’da bir benzincideki pompacıyla arkadaş olmuş. “Abbas’ın asker arkadaşı mısınız?” dediğimde, güldü bana, “Siz de Oya Annesiniz değil mi? Abbas sizden çok söz etti” dedi. Bir gece uyurken, bu, çantamdan para alıp kaçmış. “Ne yaptın oğlum parayı?” dedim. “Arkadaşıma verdim” dedi. “Kim o arkadaşın?” dedim. “Otobüs şoförü” dedi. “Neden otobüs şoförüne para verdin” dedim. “E bütün gün beni otobüsüyle gezdirdi” dedi. Sonra anneannesiyle annesi çıktı ortaya. O yüzden Abbas’ın Kuşadası’ndaki bir yuvaya nakli çıktı. Ama bu sefer de oradan İstanbul’a kaçmaya başladı. Neymiş? Bizi özlemiş. Büyüdü, efendi bir delikanlı oldu. Hálá arar sorar.

O ÇOCUKLARIN YARDIMLARIMIZA İHTİYACI VAR
Kasımpaşa Çocuk Yuvası’ndaki çocukların bize ihtiyacı var. 17 Ağustos depreminde binaları, ağır hasar aldığı için yıkıldı, yeniden yapılıyor (solda). Çocuklar, geçici olarak başka yuvalara dağıtıldı. Ama akıllarında, hep evleri saydıkları Kasımpaşa Çocuk Yuvası var. “Bir an önce bitse de, eve dönsek” diye düşünüyorlar. Binayı, Kasımpaşa Çocuk Yuvası Derneği yaptırıyor. Başında da bizzat Oya Anne duruyor. Çünkü derneğin başkanı o. Her gün inşaata gidiyor, şantiyede oturuyor, bina ne kadar ilerledi diye bakıyor. Projenin maliyeti 900 bin YTL. 300 binini bulmuşlar, 600 bin YTL’ye ihtiyaçları var. O yüzden yardımımıza ihtiyaçları var. Hepimiz az bile olsa bir miktar para yatırırsak bu inşaat biter ve çocuklar evlerine döner.
Kasımpaşa Çocuk Yuvası Koruma Derneği
Türkiye İş Bankası Kasımpaşa Şubesi 22448 YTL hesabı

Sayfalar:123