Fatma Önder

Yazar değilim, ama yazamaz da değilim...

38 YAŞINDA HER ŞEYİ BIRAKIP, DÜNYAYI DOLAŞMAYA ÇIKINCA NE OLDU?

 

38 YAŞINDA HER ŞEYİ BIRAKIP, DÜNYAYI DOLAŞMAYA ÇIKINCA NE OLDU?

Yazar: Şölen Yücel Tarih: 21 Ekim 2016

1 Yılda, son 15 yılda yaşadığımın toplamından fazla deneyim yaşadım.

Bir zamanlar dünyanın en ihtişamlı endüstrilerinden birinde çalışıyordum. İhtişamı pek çok yıldız gibi, milyonlarca yıl önce sönüp gitmiş ama ondan bir ışık yılı uzakta yaşayanlara hâlâ göz alıcı bir biçimde parlak görünmesinden kaynaklanıyordu.

Zarifçe dekore edilmiş, 3 oda bir salon bir evim de vardı. Elektronik aletlerim, kitaplarım, bir kahve makinam ve yumuşak kahverengi tonlarında, rahat bir koltuğum…

Hepsi bir yıl önce gitti. Hepsinden keyifle vazgeçtim. Onları, özgürlüğümle değiş tokuş ettim ve bir gün bile pişman olmadım.

20’li yaşlarımın başında, mutlu olmanın tek yolunun iyi bir iş, iyi bir eş ve iyi bir yaşam standartı sağlamaktan geçtiğine inandığımı hatırlıyorum. Dünyadaki milyonlarca genç insan gibi ben de böyle programlanmıştım. Ailem tarafından, çevremdekiler tarafından, eğitim sistemi, televizyon ve romantik komediler tarafından… Bu yüzden, bunların peşine düştüm.

30’lu yaşlarıma geldiğimde, elimdekiler şunlardı: İyi bir kariyer, bir sürü güzel ıvır-zıvır, yurt dışına yapılmış pahalı tatiller ve bir boşanma.

30’larımın sonuna geldiğimde ise, elimde yönetici kademesinde bir pozisyon, bir sürü güzel ıvır-zıvır daha, bir boşanma ve başka bir uzun soluklu ilişkiden kalan bir kalp kırıklığı vardı.

20’li yaşlarımın başında, mutlu olmanın tek yolunun iyi bir iş, iyi bir eş ve iyi bir yaşam standartı sağlamaktan geçtiğine inandığımı hatırlıyorum.

Yol ikiye ayrılıyordu. Ya elimdekilere sıkı sıkıya tutunarak, sonunda bir aile sahibi olma kaygısıyla yeniden birileriyle görüşmeye başlayıp, beni bu hayatta mutlu edecek tek şeyin bir aile, bir ev kredisi ve az buçuk sevdiğim bir iş olduğu illüzyonuna devam edecek ve mutlu sonumun yakınlarda bir yerde olduğuna inanarak bu dünyada başka bir Bridget Jones daha olacaktım ya da başka bir yaklaşım deneyecektim.

Ben, en az tercih edilen yolu seçtim. İşimden istifa ettim, sahip olduğum her şeyi bir depoya kaldırdım ve yola çıktım.

Bu kararım, ailede ufak çaplı bir skandala yol açtı. Annem ve babam, bunun son ayrılığımdan kaynaklanan bir buhran olduğunu ve eninde sonunda aklımın başına geleceğini düşündüler.

Haksız da sayılmazlardı. Ancak, bundan çok daha fazlası vardı.

Bir süre önce, gelmiş geçmiş en zor sorulardan birini kendime sormaya cesaret etmiştim. “Beni ne mutlu eder?” Ailemi değil, arkadaşlarımı değil, meslektaşlarımı değil… Beni. Fark ettim ki ne zaman bir seyahat bloğu okusam kalbim kırılıyor. O yazıyı yazan kişinin ben olmadığına hayıflanırken buluyorum kendimi. Yani yanıt, çok uzun zamandan beri orada duruyordu. Ben hayatımın kalabalıklığından fark etmemiştim. O zaman karar verdim ki, kendi yolculuğuma başlama, ön yargı, korku ve çeşitli durumlarda kullandığım maskelerin altındaki kişinin kim olduğuna bakma zamanı gelmişti.

Ben, en az tercih edilen yolu seçtim. İşimden istifa ettim, sahip olduğum her şeyi bir depoya kaldırdım ve yola çıktım.

23 Ekim 2015 tarihinde beni Yeni Delhi’ye götürecek olan uçağa bindiğimde heyecanlı ama bir o kadar da dehşete düşmüş durumdaydım.

İlk durağım, Hindistan bana sabırlı ve mütevazi olmayı öğretti.

O günden bu güne 9 ülkeye gittim, inanılmaz insanlarla tanıştım, unutulmaz maceralar yaşadım. Allah biliyor ya kolay bir yol değildi çıktığım. Soyuldum, hastalandım, kimi zaman yalnız ve izole olmuş hissettim. Vardığım her ülkede kur hesaplamayı, merhaba-günaydın demeyi yeni baştan öğrendim.

Ama bir yılda, son 15 yılda yaşadığımın toplamından fazla deneyim yaşadım. Dalış lisansımı aldım, volkanlara tırmandım, dağlarda trekking yaptım, gecelerimi trenlerde, otobüslerde geçirip çadırlarda ve yatakhanelerde konakladım. Bir sürü yeni yemek yapmayı öğrendim, yoga sınıflarına katıldım ve aklınızı başınızdan alacak güzellikte yerler gördüm.

Sonunda, benim ve dünyadaki tüm diğer kadınların probleminin ne olduğunu anladım.

Bize, mutlu olmak için ruh eşimizi, “diğer yarımızı” bulmamız gerektiği öğretilmişti. Diğer bir yarımızın olması demek, bizim “tam” olmadığımız anlamına geliyordu. Eksikliğimiz ancak başka bir insanla birlikte yaşayarak tamamlanabilirdi. Bu yanılgı bize popüler edebiyat, diziler, filmler, şarkılar ve etrafımızdaki herkes tarafından atılmış en büyük kazıktı.

Konumuzun bununla hiç ilgisi olmadığını fark ettim. Fark ettim ki asıl mutluluk insanın kendini gerçekleştirmesi, kafasındaki ideal benliğine doğru bir adım atmasıyla mümkündü

Benim ideal benliğim, tasarım mağazalarındaki indirimleri takip eden bir reklam yöneticisi değildi. Mutluluğu, çekirdek ailede ve pahalı bir evde bulabilecek bir kadın da değildi.

Benim ideal benliğim, canavar gibi, güçlü, akıllı, yetenekli, insanlara ilham kaynağı olmak isteyen biriydi ve böyle değilmiş gibi davranmak beni mutsuzluğa sürükleyen en önemli nedendi.

O benliğe ulaşmadan, o “ben” olmadan mutluluğu başkasında bulmama imkân ve ihtimal yoktu.

Ben bunun farkına yolculuğum sırasında varmıştım ancak etrafımdaki herkesin benden bir “Ye, Dua Et, Sev” hikâyesi beklediğini anlamam da uzun sürmedi.

Beraber seyahat ettiğim bir arkadaşımla fotoğrafımızı Facebook’a yüklediğimde, mesaj kutumda büyük bir patlama gerçekleşti.

Örnek vermem gerekirse:

“Seyahat ederken, O’nu bulacağını biliyordum!”

“Bu yakışıklı kim, sonunda aşkı buldun mu?”

“Vay, süper görünüyorsunuz. Erkek arkadaşın mı?”

Kaç kere gözlerimi devirip, “sakin ol, sadece bir arkadaş…” yazmak sorunda kaldığımı saymadım bile.

Klişeler her zaman aklımızın bir köşesinde duruyorlar. Bu yüzden arkadaşlarım, yolculuğumun bir aşk hikâyesi ile taçlanacağını umut ediyorlar. Muhtemelen bana seyahatimi yarıda kestirecek ve dünyanın uzak bir diyarında yeni bir hayat kurmamı gerektirecek şiddette bir aşk hikâyesi.

Aslında tam olarak da yanılıyor sayılmazlar. Evet, bu bir aşk hikâyesi… Ama benimle, benim aramda. Seyahat ederken, güçlü ve zayıf taraflarını keşfeden ve kendini tüm bunlara rağmen sevmeyi öğrenen bir kadının hakkında.

40 yaşımıza geldiğimizde bizim için her şeyin çok geç olacağını söyleyip duran, beynimize ekilmiş korku tohumlarına inat, bize güzel addedilebilmemiz için 36 beden olmamız gerektiğini dayatan popüler kültüre inat, eğer anne olmazsak, bir halta yaramayacağımızı söyleyen baskılara inat kendini sevmeyi öğrenen bir kadının aşk hikâyesi bu.

Seyahatim henüz sona ermedi Yeni bir bölüm için Güney Amerika’ya geldim.

Ufukta bir aşk hikâyesi var mı? Kim bilir? Olmaması beni bozar mı? Asla… Olursa, itiraz eder miyim? Delirdiniz mi? Ne münasebet!

Yine de hayatıma girecek insanın beni şu anda olduğumdan daha da fazla mutlu etmesini bekliyorum. Hali hazırda kendi kendime çok mutlu olduğum için, bu hiç de öyle kolay bir görev değil. Bu yüzden, bütün adaylara başarılar diliyorum.

 

 

 

Post a comment